Sevgiliye Forum...
Duyurular: Geleceksen şimdi gel..
Gel ki;
Adın eksilmesin dilimden...
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Temmuz 2014, 14:58


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Ünlü Kitap Karakterleri  (Okunma Sayısı 4447 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
ruyalar
belki birgün...
Administrator
Hero Member
*

Karma: 1
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2935



« : 12 Nisan 2008, 15:23 »

Ünlü kitap karakterleri

      Ünlü kitap karakterleri 1 – Pollyanna
       “Anne, bu ekmek bayatlamış!”,“Aaa ne iyi oldu, ben de köfte yaparken lazım olacak ufalanmış ekmek yok diye üzülüyordum, onu kullanırım artık.” “Oğlum matematik sınavından iki almışsın, ne olacak şimdi?”, “Ama babacığım aslında iyi oldu, artık sonraki sınava daha çok çalışmak için bir sebebim var.” “Kurt Cobain’in erkenden ölmesi çok kötü olmadı mı sence de?”, “Kötü tabii ama böylece sonsuza kadar bir efsane olarak anılacak.” Sizin de etrafınızda böyle insanlar var mı? Belki de siz bu kadar iyimsersinizdir. Ne mutlu size. Pollyanna’yı tanımıyor olamazsınız haliyle. İşte ünlü kitap karakterleri serimizin birinci ismi: Pollyanna.

      Eleanor Hodgman Porter’ın 1913 tarihli romanı Pollyanna, çocuk edebiyatının en kült eserlerinden biridir. Çocuk edebiyatı deyip de küçümsemeyelim, bu tip klasiklerin bir kısmı yetişkinlik döneminde de rahat rahat okunur, hatta değerleri daha iyi anlaşılır. Pollyanna da biraz öyle işte.

      Eleanor H. Porter, 1907 yılında Miss Billy isimli bir kızın başından geçenleri anlattığı üç kitap yazmış ve bunların kazandığı başarıdan sonra Pollyanna fikrini geliştirmiştir.

       Roman, Pollyanna Whittier isimli küçük bir kızın etrafında döner. Annesini çoktan kaybetmiş olan kıza, hayattayken babası tarafından öğretilen bir oyun vardır: Mutluluk oyunu. Her türlü talihsizlik, kötülük ve sıkıntıdan mutlaka iyi bir sonuç çıkarabilmek üzerine kurulu bir oyundur bu. Babası sanki başına gelecekleri bilmiş gibi kızını kendince hayatın zorluklarına bu şekilde hazırlamıştır. Babasının ölümü üzerine son derece zengin bir kadın olan teyzesi Polly’nin yanına yerleştirilir Pollyanna. Annesi, iki kız kardeşi olan Polly ve Anna’nın isimlerini birleştirerek koymuştur onun adını bu arada.

      Polly teyzesi, renksiz ve durgun küçük bir kent olan Beldingsville’de yaşamanın getirdiği bir huysuzluk ve mutsuzluk içindeyken, Pollyanna’nın gelişi sadece onun değil çevresindeki herkesin hayatına heyecan ve neşe katar. Yaşama sıkı sıkı bağlı olan bu küçük kız, insanları kış uykularından uyandırır, onları zorla mutlu eder. Zamanla kent sakinleri buna alışır ve Pollyanna’nın neşesi onlara da bulaşır. Ona “tatlı limon” der herkes.

      Kurdeleli saçları, gülen yüzü, pileli etekleriyle her fırsatta insanların karşısında bitiveren Pollyanna, hasta, sakat, sevdiklerini kaybetmiş olanlara kendi yaşama sevgisinden bir parça aktarır. Onları konuşmaya ikna ettiğinde, hayatın olumlu taraflarını görmelerini de baştan garantiler. Böyle bir becerisi vardır kızın.

      Kendisi için de aynı şekilde davranmayı becerir, yani ikiyüzlü değildir. Doğum günü hediyesi olarak oyuncak bebek beklerken koltuk değnekleri aldığı zaman iyi ki onlara ihtiyacı olmadığı için sevinir. Kaza geçirip sakat kaldığında ise arayıp tarayıp memnun kalacak küçük detaylara ulaşmasını bilir.

       Kitabın başarısı, “Pollyanna” kelimesinin psikoloji biliminde aydınlatıcı düzeyde iyimser olanları tanımlamak için kullanılmasına ön ayak olmuştur. Gerçi zaman zaman kitabın amacına aslında ters düşerek gereğinden fazla saf, aptallık edecek düzeyde olumlu düşünme meraklısı insanlar için de kullanılır olmuştur bu terim. Oysa gerçekte, ifade edilmek istenen, bağışlayıcılığın gücü ve elindekiyle mutlu olabilme yetisine sahip olabilmektir.

      Pollyanna duygusal bir karakterdir, orası kesin. Yine de insanlara ya da kendisine olayların iyi taraflarını göstermeye çalışırken mantığını ön plana geçirir. Küçüktür, kırılgandır ama aynı zamanda çok güçlüdür. Çünkü böylesine kötülüklerin yaşandığı bir dünyada üzücü olaylardan olumlu yanlar çıkarabilmek başlı başına bir güç ister. İşte insanların onun oyununa katılabilmelerinin nedeni de ondaki bu gücü hissetmeleri ve bir süre sonra ona kendilerini bırakabileceklerini anlamalarıdır. Pollyanna’nın çok iyi bir psikolog olma potansiyeli olduğuna kimse itiraz etmez herhalde.

      Pollyanna’nın genç kız olduğu dönemi de takip etmemizi sağlayan devam kitabında, Beldingsville’den Boston’a giden kahramanımız orada pek çok arkadaş edinir. İlk kitapta geçirdiği araba kazasının izlerinden tamamen kurtulan Pollyanna, rahatsızlığı sırasında ona bakan hemşiresi Della Wetherby ile de Boston’da bir araya gelir. O ve kız kardeşinin kederli yaşamlarını biraz olsun aydınlatma işi de tabii ki Pollyanna’ya düşer.

       Pek çok kereler sinemaya, tiyatroya, çizgi filmlere uyarlanmış olan Pollyanna’nın beyazperdedeki en ünlü yüzü, 1920 tarihli sessiz filmin kahramanı olan aktris Mary Pickford’dur. 1960 tarihli Walt Disney yapımı versiyonun İngiliz oyuncusu Hayley Mills de ondan hiç geri kalmaz.

      Pollyanna isimli bir kutu oyunu da vardır, parantez açıp anlatalım. Kitaptaki gibi bir mutluluk oyunudur bu. 1915 ile 1967 yılları arasında üretilip satılmış olan bu oyunu şimdi ancak uzun çabalar sonucu edinmek mümkündür.

      Pollyannacılık oynamanın aslında pek de mantıklı ve iyi bir şey olmadığını savunanlar az değildir. Hayatta her kötülükten sanki iyi bir şeymiş gibi bahsetmenize, kendinizi kandırmanıza gerek yok. Yine de hayatta sıkılacak, üzülecek zaten bunca çok şey varken güzellik ve iyilik taşımak gibi bir amacı olan bu karakterden birazcık da olsa bir şeyler almak fena mı? 1868 – 1920 yılları arasında yaşamış Amerikalı edebiyatçı Eleanor H. Porter’ın bir diğer önemli çocuk kitabı olan Küçük Kemancı’da, Pollyanna’da olduğundan çok daha yoğun bir iyimserlik olmasına rağmen bu roman Pollyanna gibi eleştirilmemiştir. Küçük Kemancı karakteri, dünyadaki tüm kötülüklerden uzak tutularak büyütülmüş, ölüm gibi doğal bir olayın bile ne olduğunu bilemeyerek hayata karşı çok savunmasız yakalanmıştır. Yine de çok güzel romandır, onu da belirtmiş olalım buradan.

      Eleştirenleri olduğu kadar, hatta daha da fazla savunucusu ve seveni olan Pollyanna’yı okumamış olanınız varsa hâlâ, en yakın kitapçıya kadar bir uzansın diyoruz. Böyle bir klasikten kendinizi mahrum etmeyin. Ama önce hemen bir Pollyannacılık oynayın, “Oh ne güzel, henüz böyle güzel bir kitabı okuma keyfini yaşamadım, güzel saatler beni bekliyor” diyerek...


      Ünlü kitap karakterleri 2 – Sherlock Holmes
       Bazı kitap karakterleri vardır ki onlar artık neredeyse kurmaca olmaktan çıkıp, gerçek hayatta ete kemiğe bürünmüş gibi bir hale gelmişlerdir. Kahramanı oldukları kitapları okumamış olanlar bile kendilerini tanır, günlük hayatta duydukları yerde isimlerini anarlar. Zaten bunların çoğu filmlere de konuk olmuş, vücuda gelmiştir; yüzleri kimi aktörlerle özdeşleşmiştir. İşte bunları düşününce bizim aklımıza ilk gelen karakter Sherlock Holmes oldu.

      Esrarengiz olayların peşine düşen ya da kendi işi olmayan şeylere burnunu sokan kişiler için “Sherlock Holmes’çuluk yapıyor” dendiğini duymak normaldir. Zira kendisi, ilk defa 1887 yılında basılmış olan bir dedektiflik hikâyeleri serisinin ana kahramanıdır. İskoç yazar Arthur Conan Doyle tarafından yazılmış olan bu kitaplarda Holmes, üstün gözlem yeteneği ve zekâsıyla altından kalkamadığı bir suç olduğunu görmediğimiz usta bir dedektiftir.

      Dört roman ve 56 kısa öykünün yazarı Conan Doyle, kahramanın adını hayranı olduğu fizikçi ve yazar Oliver Wendell Holmes ile Sherlock isimli bir İngiliz kriket oyuncusundan etkilenerek koymuştur. Doyle, bu en ünlü karakterini Holmes’ün çok yakın arkadaşı Dr. John H. Watson’ın ağzından anlatır. Uzun yıllar boyunca dergi halinde basılan Holmes hikâyeleri satış rekorları kırmıştır.

      Sherlock Holmes, kendini danışman dedektif olarak tanımlar. Başka dedektiflerin çözemediği karmaşık sorunları o evinden bile çıkmadan sadece mantık gücüyle çözebilir. Karşısına gelen müşterileri onlar hakkında anlatıverdiği anlık tahminleri ile etkiler ve onlarda güven uyandırır.

       Holmes, önünde ve arkasında gölgelikleri olan klasik bir şapka ve onu tamamlayan kumaştan bir pardösü ile dolaşır, elinden de piposu ile büyüteci eksik olmaz. Bu görüntü aslında yazar Conan Doyle’un değil, hikâyeyi ilk resimleyen kişi olan Sidney Paget’ın buluşudur. Uzun boylu kibar bir İngiliz centilmeni olan Holmes, ince kartal burnu, keskin yüz hatları ve asil duruşu ile kendine özgü, güven verici ve karizmatik bir hava taşır.

      Narin haline aldanmayın; Holmes oldukça güçlüdür; boks ve eskrimde ustadır. Fazla kullanması gerekmese de bir tür Japon güreşine de aşina olduğu bilinir.

      Pek bilgili ve kültürlü olduğunu herkes bilir Holmes’ün; özellikle kimya alanındaki birikimi uğraştığı problemleri çözmesindeki başlıca silahıdır. Kendisinin ahkâm kesmekte haklı olduğu diğer başlıca konular, edebiyat, felsefe, astronomi, botanik, siyaset, jeoloji, anatomi ve hukuktur. Sanata da düşkündür Holmes; resim yapar ve ustaca keman çalar. Ah unutmadan, çok iyi bir şifre çözücüdür aynı zamanda.

       Genellikle soğuk ve mesafeli bir kişilik sergileyen Holmes’ün en tutkulu ve ateşli olduğu an, çözdüğü olayın sırrını paylaştığı zamandır. Eli çenesinde, olayı dramatize ederek ilgili kişileri açığa vurduğu ve olayların gidişatının nasıl olduğunu açıkladığı dakikalar, en mutlu olduğu anlardır. Haliyle biraz kendini beğenmiştir; hatta bu durum pek çoklarının sinirine dokunur. Yine de yiğidi öldür hakkını ver demişler; bu ukalalık boşuna değildir ve herkes de bunu bilir. Zaten polis memurları ile kadim dostu ve yardımcısı Watson, Holmes’a daima hakkettiği saygıyı gösterirler, onu takdir ederler. Holmes da bundan ziyadesiyle hoşnut kalır.

      Çok cesurdur dedektifimiz. En korkutucu karanlıklara uzun burnunu sokmaktan çekinmez, en cani cinayetlere soğukkanlılıkla yaklaşır, en ürkütücü katillerle baş başa konuşmaktan çekinmez. Eh zaten böyle olmayacaksa dedektif olmanın âlemi ne, değil mi? Yanında silah taşımasına rağmen çok acil birkaç durum dışında bunu kullanmayı tercih etmez.

      Çok ince zevklere sahip olan Holmes, nadide antika parçalar toplar. Londra’da, Upper Baker Street’teki dairesinde yaşar. Watson evlenmeden önce onunla aynı evi paylaşmıştır ama 1890’da en yakın dostunun izdivacından sonra evini Bayan Hudson ismindeki yardımcısına açmıştır. Öykülerde fazlaca bahsi geçmese de Mycroft Holmes ve Sherrinford Holmes isimlerinde kendinden büyük iki erkek kardeşi vardır.

      Hayatında kadınlara fazla yer olmasa da, Holmes severlerin yakından tanıdığı bir isim dedektifimizin ilgi gösterdiği tek kadın karakter olarak öne çıkar: Irene Adler. Bir hikâyede de kahramanımızın nişanlandığını görür ve şaşırırız; gelin görün ki bu sadece düşmandan bilgi sızdırmak için düzenlediği bir oyundur. Yine de kahramanımızı kadınlar pek beğenir; yüksek karizmasıyla talibi oldukça fazladır.

       Şimdiki polisiye ve dedektiflik camiasında CSI dizisinde olduğu gibi suçlunun saçının kepeğinden DNA örneği çıkarıp onu Miami sahilinde şemsiyeli Hindistan cevizi kokteylini içerken yakalamak fazla zor değil. Oysa Holmes bu teknolojiden yoksundur; gelin görün ki zamanının en büyük parmak izi, sigara külü, bardaktaki ruj lekesi takipçisidir. Zaten günümüz polisiye öykülerindeki iz takip kalıplarındaki fiziksel kanıt arama mantığı Holmes’un yöntemlerinden beslenmiştir. Özellikle ustası olduğu tümdengelim çözümleme tekniği ile suçu detaylardan beslenip adım adım çözme kuralı bir numaradır.

      “A Study in Scarlet” (1887), “The Sign of Four” (1890), “The Hound of the Baskervilles” (1901-1902) ve “The Valley of Fear” (1914-1915), Holmes’ün kahramanlığını üstlendiği Conan Doyle romanlarıdır. Kısa hikâyeleri saymaya burada yerimiz yetmez ama isteyen inceleyebilir.

      Ninja Kaplumbağalar ve Hayalet Avcıları gibi hafif ve eğlenceli aksiyonlarda, Walt Disney çizgi filmlerinde, Warren Ellis imzalı ünlü çizgi roman serisi Planetary’de, tabii ki CSI ve Law&Order dizilerinde ve daha pek çok yerde, Sherlock Holmes’ün popüler kültüre olan etkisini görmek mümkündür. Beyazperde ve TV ekranında Holmes için IMDb’ye bakabilirsiniz.

      Ekürisine daima “Sevgili Watson” diye hitap eden dedektifimizin kendini nasıl tanıttığına bakarak sözü bitirelim: “Benim adım Sherlock Holmes. İşim, başka insanların bilmediklerini bilmektir.”
Logged
ruyalar
belki birgün...
Administrator
Hero Member
*

Karma: 1
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2935



« Yanıtla #1 : 12 Nisan 2008, 15:24 »

     Ünlü kitap karakterleri 3 – Robinson Crusoe
       Robinson Crusoe’yu tanımayan bir insan evladının var olması tek bir şekilde açıklanabilir: Robinson Crusoe ile aynı kaderi paylaşıyor olması. Yani kabul edelim; kitabını okumuş olsun olmasın, televizyonda, internette, alelade bir muhabette sıradan bir benzetme cümlesinin içinde, bir şekilde bir yerden tanıyordur herkes bu en talihsiz edebiyat kahramanını. Haydi gelin Robinson’un adasına doğru yelken açalım ve küçük dünyasında olup bitenlere yakından bakalım. Yanınıza alacağınız üç şeyi planlayın şimdiden. (Ah ah, ıssız adada yaşadığı yetmezmiş gibi bir de kötü esprilere maruz kalacak zavallı adam...)

      Robinson Crusoe, İngiliz yazar, gazeteci ve casus Daniel Defoe’nun 1719 yılında basılmış olan romanı. Pek çoklarınca İngilizce yayımlanan ilk roman olduğu kabul ediliyor. Issız bir adada tam yirmi sekiz yıl yaşayan Robinson Crusoe isimli karakterin kurgu otobiyografisi olarak özetlenebilecek olan roman, Crusoe’nun kurtarılana kadar yaşadığı maceraları ve hissettiklerini anlatıyor. “Kurtarılana kadar” mı dedik? Bakın sonunu da söyledik işte gördünüz mü? (Şu kötü esprilere dur demenin zamanı geldi değil mi? geldi geldi...)

      Kitabın esas başlığı biraz uzunca: “York, Mariner’den Robinson Crusoe’nun Yaşamı ve Garip Sürprizlerle Dolu Maceraları: Amerika Kıyılarındaki Orinoco Nehri Ağzındaki Issız Bir Adada Geçirdiği 28 Yılda Yaşadığı Maceralar ve Korsanlar Tarafından Kurtarılması; Kendi Kaleminden”. Eh, başlığı okuyana kadar zaten hemen hemen 28 yıl geçiyor, kısalması yerinde bir karar olmuş. (Tamam tamam susuyoruz).

      Maceracı genç kişilik Robinson Crusoe, 1651 yılında ailesinin karşı çıkmasına rağmen İngiltere’den denize açılan bir gemiye biner. Gemisi, korsanlar tarafından kaçırılınca köle durumuna düşen Robinson, bir sandal ayarlayarak kaçmayı başarır ve Afrika’dan Brezilya’ya giden bir Portekiz gemisine biner. Kader onu, bir fırtına sonucu 30 Eylül 1659’da Orinoco Nehri ağzı açıklarındaki ıssız bir adaya düşürür. Gemideki diğer herkes ölmüştür, gemi de parçalanır ve batar. Robinson adada kendine güç bela bir sığınak yapar, tahtalardan, taşlardan, bulabildiği tüm doğal malzemelerden yaşamını sürdürmek için gereken şeyleri yapmayı öğrenir.

       Aradan geçen zaman içinde, ki bu yaklaşık 24 yıllık bir süredir, adada aslında yalnız olmadığını ama ada halkının pek misafirperver kişilerden oluşmadığını anlar. Yabancılara adayı gezdirmek yerine onları yemeyi tercih eden yamyamlardır komşuları. Zavallı yerli bir kaçağı kurban olmaktan kurtarır, tuttuğu takvime göre onu bulduğu gün olan “Cuma”yı ona isim olarak seçer. Zamanla Cuma’ya İngilizce öğretir ve kölelikten arkadaşlığa terfi etmesine izin verir.

      Bir süre sonra bir grup yerliye daha rastlar ve iki tanesini yamyamlardan kurtarırlar. Bunlardan biri Cuma’nın babasıdır. Diğeri ise bir İspanyol yerlisidir. Adaya başka İspanyol yerlilerinin de geldiğini öğrenince bir plan yaparak onları çağırmaya ve bir tekne inşa etmeye karar verirler. Cuma’nın babası ve İspanyol, plan gereğince yola çıkarlar ancak onlar geri dönmeden önce adaya bir İngiliz gemisi yaklaşır. Robinson Crusoe, adayı 19 Aralık 1686’da bu gemiyle terk eder ve İngiltere’ye doğru yola çıkar. Medeniyette geçen yıllar içinde evlenir ve çocukları olur. Eşi öldükten sonra yalnız kalır ve kitap Robinson Crusoe’nun adasına dönebileceği ihtimalini dile getirerek biter.

       Kitap, yayımlandığı 1719 yılında ve sonrasında tüm dünyada büyük yankılar uyandırmış. 19. yüzyılın sonuna kadar Batı edebiyatında hiçbir kitap Robinson Crusoe kadar popüler olup tekrar baskılar yapmamış, hatta tercüme bile edilmemiş. Robinson Crusoe’nun ise 700’den fazla versiyonu ortaya çıkmış, onlarca dilde çevirisi yayımlanmış, defalarca filme uyarlanmış.

      Kitabın, ilkiyle karşılaştırılamayacak kadar az bilinen bir de devamını yazmış Defoe: Robinson Crusoe’nun Diğer Maceraları. Bu kitapta Robinson, adasına geri döner ve orada bu kez adanın hakimi gibi karşılanır. Bir süre sonra yeni maceralara atılmak üzere tekrar denize açılır. Pek çok ülkeyi dolaşır, yeni kültürler tanır, deniz aşırı ticaret yapar ve İngiltere’ye geri döner.

      Bu ünlü ıssız ada hikâyesini yazarken, Defoe’ya ilham kaynağı olduğu söylenen İskoç denizciyi anmadan geçmek olmaz: Alexander Selkirk. 1705 yılında Şili sahilleri açıklarındaki bir adaya düşen Selkirk, bu adada dört yılı tek başına geçirmiştir. Denizcilik tarihinde bunun gibi başka öyküler de anlatılır. Yirmi sekiz yıl olmasa da bir adada tek başına hayatını sürdürmeye çalışmış bazı denizciler gerçekten varolmuştur yani. Bunlardan bazıları kurtulduktan sonra anılarını da yazmıştır. İnsan düşünüyor, belki kurtulamayanlar da olmuştur diye...

      Robinson Crusoe, evrensel anlamda değindiği kimi kültürel ve sosyal konularla da ilgi çekicidir. Temelde doğaya karşı yaşam mücadelesi veren bir insanın başından geçenleri anlatıyor olsa da kölelik ve sömürgecilik ile ilgili bilgiler de verir. Romanın konu aldığı dönemde, İngilizlerin sömürgecilik anlamında çok güçlendiğini öğreniriz. Robinson’un, adaya düşmeden önce, ülkesinde hakim olan kapitalist düzenin de etkisiyle mal, mülk, para gibi kavramlara ne kadar düşkün olduğunu anlarız. Cuma derseniz, o dönemde bir edebi eserde kendine yer bulmuş ilk yerli kişiliktir.

       Nobel ödülü sahibi Güney Afrikalı yazar J.M. Coetze, 1986’da yazdığı “Foe” isimli romanda, Robinson Crusoe öyküsünü farklı bir açıdan ele almış ve ortaya ilgi çekici bir eser çıkarmıştır.

      1954 yılında ünlü İspanyol yönetmen Luis Bunuel’in filme aldığı hikâye ise, sinemadaki en önemli Robinson Crusoe uyarlamasıdır. 1997 versiyonu ise bizim için daha tanıdık isimlerle çekilmiştir doğal olarak. Tabii bir de başrolünde Tom Hanks’in ve bir voleybol topunun oynadığı 2000 tarihli Cast Away var ki o da basbayağı bir Robinson Crusoe öyküsü. Bir de uzayda geçen fantastik versiyonu unutmayalım: "Robinson Crusoe on Mars".


     Ünlü kitap karakterleri 4 – Moby Dick
       Son senelerin çok ünlü elektronik müzik sanatçısı Moby’yi tanımayan pek çıkmaz herhalde. Bu kel kafalı, kemik gözlüklü, şarkıları hemen hemen her araba reklâmında fon müziği olarak çalınan cin gibi müzisyenin ismi neden Moby, bileniniz var mı? Çünkü büyük büyük büyük amcası Herman Melville, ünlü kitap karakterimiz balina Moby Dick’in yazarıymış. Ya... O Moby bu Moby işte. Diyeceğimiz o ki, şimdi bahsini edeceğimiz kitap karakterimiz o kadar ünlü ki, müzisyen Moby kariyerine başlarken onun ününün arkasına sığınmış. O derece yani.

      Evet, Moby Dick sadece dünyanın en tanınan balinası değil aynı zamanda en bilinen edebiyat karakterlerinden biridir, orası kesin. Cüsse bakımından kendisine oldukça cömert davranılmış olan ispermeçet balinası Moby Dick ile Kaptan Ahab arasında geçen mücadelenin anlatıldığı kitap, şimdiye kadar yazılmış en iyi romanlardan biridir pek çoklarına göre. Okumadıysanız geri kalmayın, önce onu söyleyelim. Zaten yazımız sizi biraz heveslendirir diye de düşünmüyor değiliz.

      Aynı zamanda geniş bir denizcilik tecrübesi olan yazar Melville, denizde geçen bu öyküyü yazarken detaylar konusunda hiç hata yapmamıştır. Konuyu öylesine ele almadığı, denizi ve deniz canlılarını hatta balinaları yakından tanıdığı çok bellidir. 1851 yılında yayınlanan romanda, takıntılı Kaptan Ahab yönetimindeki gemi Pequod ile beyaz balinamız Moby arasındaki kovalamaca anlatılır. Yazar bunu yaparken insan doğasının inceliklerini bir bir ortaya döker. Tabii balina doğasının inceliklerini de...

      Moby Dick, Kaptan Ahab için bir kin topudur, bir nefret meşalesidir, bir intikam şelalesidir. Kaptan Ahab, hırs konusunda heykeli dikilecek bir karakterdir ama iyi anlamda söylediğimizi düşünmeyin sakın. Kaptan, kafayı Moby Dick’i yakalamakla bozmuştur. Kitabın sonunda ne olacağını buradan söyleyecek değiliz ama söylersek ünlü karakterimiz Moby Dick hakkında birkaç bilgi daha vermiş olurduk. Yine de okuyacak olanlar için işin tadını kaçırmak istemeyiz. Neyse, hani dedik ya, yazarımız denizcilik hakkında çok şey bildiği hatta zamanında balina avlarına katıldığı için bu konuda aynı zamanda bir kılavuz da sunar insana. Tabii ki aramızda balina avına çıkmak isteyen kimse bulunacağını pek sanmıyoruz. Ama ola ki denizin ortasında kendinizi durduk yerde sinirli bir balinayla karşı karşıya bulursanız ne yapmanız gerektiğini biliyor olacaksınız kitabı okuduktan sonra.

       Moby Dick için romanı okurken farklı şeyler hissedebilirsiniz. Bazen ondan korkabilir bazen onu sevebilirsiniz. Onu insanları yemek isteyen bir canavar olarak da görebilirsiniz, kendi hayatını kurtarma hakkını kullanmaya çalışan bir yaratık olarak da. Her halukarda kitabın asıl kötü karakterinin zalim Kaptan Ahab olduğu ortadadır.

      Roman, ilk basıldığı 1851 yılında oldukça az satılmış ve olumsuz eleştiriler almıştır. Neyse ki zamanla yapılan haksızlığın farkına varılmış, kitabın edebi değeri anlaşılmış ve Moby Dick tüm zamanların en büyük romanlarından biri olarak kabul görmüştür. Çocukların da okuyabilmesi için kısa baskıları çıkmış, okur kitlesi böylece epey genişlemiştir.

       Romanın giriş cümlesi, edebiyat tarihinin en bilinen cümlelerinden biri olmuştur: “Bana Ishmael de”. Ishmael, kitabın anlatıcısıdır ve asıl isminin bu olup olmadığı kesin olarak ortaya çıkmaz. Öykünün tümüne tanık olan tek tanık olan Ishmael, öyküyü anlatırken kimi felsefi benzetmelerden faydalanır. Kimilerince Ishmael, içinde taşıdığı mürettebatın çeşitliliği ile başlı başına bir toplumun özelliklerini gösteren gemi Pequod’un sesidir.

      Bu arada Kaptan Ahab’ın neden balinamızın canına kastetmek istediğini söylemeyi unuttuk. Moby Dick, Ahab’ın tek bacağını kaybetmesine yol açmıştır zamanında. Bu olaydan sonra Ahab, ömrünü Moby Dick’i yok etmek üzerine kurmuştur. Ama Moby Dick hiç de kolay lokma değildir. Balina türlerinin en ihtişamlılarından biri olan ispermeçet ailesinin mensubudur, oldukça yırtıcıdır, çok güçlüdür ve aynı zamanda gizemlidir. Kitabı okursanız göreceksiniz ki Moby Dick pek çok değerin de simgesidir. Zaten roman sayısız sembolle, göndermeyle doludur. Neyse, ne diyorduk, Moby Dick’imiz beyaz renklidir bir de. Bu da iyiliğin simgesi olarak görülür pek çokları tarafından.

      Moby Dick hikâyesi, kendine sinemada ve televizyonda pek çok kez yer bulmuştur. Bunların en ünlüsünü ansak yeter; Gregory Peck’in Kaptan Ahab’ı canlandırdığı Moby Dick. Sahneye uyarlanan versiyonları da az değildir ki bunların arasında bir opera eseri bile var. Jules Verne’in ünlü Deniz Altında 20.000 Fersah romanında da Moby Dick’e gönderme bulabilirsiniz. Disney ailesinde de Donald Duck’ın Moby Duck isimli bir akrabası mevcut. Ayrıca ünlü dinozor rock grubu Led Zeppelin’in de Moby Dick isimli çok ünlü bir şarkısı var.

      Ünlü uzay dizisi Star Trek’in pek çok bölümünde de Moby Dick ile ilgili göndermelere yer verilmiş. Komik ötesi çizgi dizi Futurama’nın bir bölümünde de ana karakterler Moby Dick romanının içine ışınlanıyorlardı. Sır küpü dizi X-Files’ın iki ana karakterinden biri olan Scully’nin ailesi Moby Dick hayranıydı.

      Moby kelimesinin Melville’in icadı olduğu söyleniyor. Artık İngilizcede “çok büyük” anlamında kullanılıyor kimi yerlerde.


 
Kaynak: istegenc.com.tr
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.13 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC

sevgiliye.gen.tr

XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu! Dilber MC Theme by HarzeM